21 Ekim, 2011

beklemek sıkıntısı


üzgünüm.
terörle yaşamak normal olmuş artık. alışmışız.
her gün (mübalağa yok!) şehit haberi duymak farklı gelmez olmuş. korkarım, gün geçtikçe yükselen sayı, kaynayan sudaki kurbağa etkisi bırakmasın bizde.
1 ile 2 ile başlayan sayı dün 24’ü buldu. bizim bildiğimiz daha doğrusu bizim bilmemizi istedikleri sayı bu.
derken harekat haberini aldık bugün, 22 tabur dediler. yaklaşık 10000 asker demekmiş. ben bilmem tabur dediğin, tümen dediğin kaç kişiden oluşur.. değil mi ki yaklaşık 10000 -can- gözü kapalı ölüme gönderildi.. isterse 1 kişi olsun.. o da can ya hu!
“apo idam edilsin”ler, karakol saldırıları, terör, şehit, harekat…. bitmiyor liste. tüm kelimeler zihnimizin siyah sayfalarından akıp geliyor gündemimize. üstelik sanılıyor ki şiddet çare olacak..
ne bir harekat, ne bir şerefsizin kellesini almak bizi gül bahçelerinde yaşatacak.. çözümü nedir deseniz onu da bilmiyorum. hepimiz eli kolu bağlı oturmuyor muyuz zaten? internet başında ahkam kesiyoruz. tüm yaptığımız bu!
askerliğini isteyerek yapan tek bir kişi tanımadım ben. gençlere zorla dayatılan bu zaman hırsızlığının, psikolojik ve “gerçek” savaşın karşısındayım! 2 aylık eğitimle ellerine silah tutuşturup, bilmedikleri coğrafyalarda, terörün ortasına, ÖLÜME gönderilmesine karşıyım!
1 şehit, 13 şehit, 24 şehit değil, 24 ölü değil verdiğimiz. birliğe teslim olan her genç kalbini geride bırakıp gidiyor. annesini, babasını, kardeşini, yarini, bebeğini, canını bırakıp öyle gidiyor. 24 değil yüzlercesi ölüyor! umutlar ölüyor. o bebeğin geleceği ölüyor.
üzgünüm.
ülkemi daha nelerin beklediğini bilmiyorum.
üzgünüm.
elim kolum bağlı oturuyorum.
ve üzgünüm..
asker yolu gözlüyorum.

18 Ekim, 2011

terbiyeliler dışarı!


şimdi ben buraya ayıplı şeyler yazmak istiyorum ya, olmuyo. neden? çünkü bu blogun linkini oraya buraya koydum ben. kimsenin gözüne sokmadım ama. oraya buraya dediğim de bi tıvitır profilimde var bir de feysbukta. (ya daha ne olacağıdı?) tıvitır malum, genç populasyonun ağırlıkta olduğu, feysbuka göre daha bi küfürlerin ve argonun havada uçuştuğu mecra. hoca yok, aile büyüğü pek yok, küçük çocuk yok. ama feysbuk öyle mi? ipini koparan gelmiş! ben mesela. orada daha usturuplu olma gereği hissediyor insan her daim. güzel güzel küfredip rahatlayamıyosun. yaparsan “iyi aile kızı” ya da “örnek abla” (bu bebeler içindi) imajını sarsarsın. saygısızlık etmiş olursun. sonra arkadandan söylenenlerin bini bir para. piii..
ben de dedim ki kendime sonra, ulan dedim, feysbukta kendini zaten kısıtlıyosun, burda bari yapma dedim, yaz anasını satim ne istiyosan dedim. sonra iş paylaşmaya gelince patladı tabi. (ayıplı şeyler yazmadım ama. yazıp buraya koymamışım gibi olmasın. usluyum ben) hayır yazmak ya da buraya koymak problem değil. ama yazdıklarının okunması için birileriyle paylaşman gerek. en çok kişiye nasıl ulaştırabilirsin? feysbuktan, tıvitırdan. e ben (eben diil) zaten feysbukta usluyum, burda özgür olcaktım, ayıplı konuşcaktım, feysbukta paylaşınca aynı bokun mavisi olmadı mı şimdi? oraya koymasam kim görcek peki?
işte tam da burda çeliştim ben. böyle bi dilemmaya düştüm. profil bilgilerimin arasına gizlice buranın linkini sokuşturdum. sayfamda paylaşmadım. artık biri yanlışlıkla girerse kendi bileceği iş ben mesuliyet kabul etmem dedim. bilmediği her şeyi pırkalamasaymış dedim. sonra da, ya ayşe/ahmet görürse diye telaşa kapıldım. (buradaki ayşe/ahmet saygın kişilik oluyo) ya beni yanlış tanırsa dedim kendime. cevap olarak da -neyini yanlış tanıcak lan sen öyle birisin işte yaptığını niye gizliyosun yanlışı mı var bunun- dedim. kalbim kırıldı. kendimi çok yanlış tanımışım meğer. hiç beklemezdim.
kalbim hala kırık. bunu bana nasıl yaparım, nasıl kendimle böyle konuşurum diye düşünmeden edemiyorum. çaya verdim kendimi kaç gecedir. bu dert başka türlü çekilmez içelim güzelleşelim dedim. amma çok dedim dedim lan! kendi konsantremi bozdum. ne diyodum du bi okuyim toparlarım belki.
……
……
……
heh! blog linkini vermezsem de kendi kendime konuşuyomuşum gibi olcak burda tek başıma. kimse okumucak falan.. o zaman yazmanın bi anlamı yok.. burda bi daha kendimi karşıma alıp ciddi ciddi konuştum. bak gökçe dedim, link vermezsen kimse senin burda olduğunu bilmez, yazar yazar yine kendin okursun. kapat burayı ne sen üzül ne ben üzüleyim dedim. insan kendine 2 kere bu kadar ağır konuşur mu? zaten kırık olan kalbim artık iyice paramparça oldu bunları duyunca. daha da konuşmam kendimle dedim.
paylaşma meselesine gelince.. şimdi benim tamblırım tıvitıra bağlı ya, buraya yazdıklarım orda yayınlanıyo. acaba ben yine tıvitırı da feysbuka bağlayıp, tamblırıma yazıp, önce tamblır tıvitıra, tıvitır feysbuka, sonra hepsi ban.. bi dk böyle olmucaktı. sonra feysbuk profilime göndermiş olsam, dolaylı yoldan hani.. aa haberim yok burda da mı görünüyormuş tamblırım ayağına yatsam..
yine olmadı olm.. gökçenin karakteri dışarda kaldı bu sefer. ne demiştik gökçe dediğin feysbukta hanımefendi, mutfakta aşçı, tamblırda .. öhm..
ya bu davranış ve saygı durumları ne menem bi şeymiş.. insan olduğu gibi görününce saygısız mı oluyo şimdi? belki ben göründüğüm gibi olmak istemiyorum, olduğum gibi görünmek istiyorum. (mevlana da ne söz etmiş arkadaş nereye çeksen geliyo işte bu da) eğer gökçe olduğu gibi göründüğünde terbiyesiz oluyosa, gökçe terbiyesiz midir?
evet terbiyesizdir. konu kapanmıştır.
girişe, “içerde ahlak dışı zamazingolar bulabilirsiniz. emin misiniz?” diye levha yaptırabilirim her an. he bi de:
terbiyeliler dışarı!
ps: ünlem işaretini seviyorum.

17 Ekim, 2011

Zaman, İnternet ve Caka Satmak Adına Bir Şeyler



İnternetin bu kadar yaygınlaşması, her eve girmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum. Kestiremiyorum. Hele ki Facebook ve türevlerine hiç katlanamıyorum bu sıralar ama ona rağmen her gün girip kurcalamayı da ihmal etmiyorum.
Bilgisayar bağımlılığı sigaradan, alkolden daha kötü gibi sanki. İnsanlar sanal ortamda birbirine hava atmak için elinden geleni yapar, kuyusunu kazar olmuş. Meğer ne kadar da lüks düşkünü insan varmış çevremde. Ben körmüşüm! İki süslü mekana gittiği için kendini kral/kraliçe sananlar varmış. Daha da kötüsü yapış yapış insanlar varmış tanıdığımı sandığım fakat hiç tanıyamamış olduğumu anladığım. Herkes “canım” olmuş, “cicim” olmuş, “güzel” olmuş. Yıllardır arkasından ağzına geleni söylediğin, suretini görünce en yakının olmuş. Sokaktaki pısırık klavyede aslan olmuş.
Hayat bize caka yarışını değil de sanat yarışını, kültür ve bilim yarışını aşılasaydı keşke. Kıyafet yarıştırmamızın bizi adam yapmadığını öğretebilseydi. Her gün onlarca kez kullandığımız sevgi sözcükleri dilimizden değil, kalbimizden dökülseydi. Yardım etmek, su içmek gibi ihtiyacımız olsaydı. Sokak köpeklerini zehirlemeseydik mesela. Ya da parasız eğitim istediği için tutuklanmasaydı öğrenciler. Gündemimizi kıçını başını açanlar değil de başarı hikayeleri oluştursaydı.
Ne zaman bu kadar boş yaşar olmuşuz biz? Bugün “kendimiz” için ne yaptık mesela? Onu da geçtim, en basitinden birine onu sevdiğimizi söyledik mi? Teşekkür ettik mi herhangi bir şey için?
Zaman, internette gezen fotoğraflara “onun memesi küçük, bunun totosu büyük” muhabbeti yapmaktan çok daha fazlası! Kıymetini anlayabilecek miyiz acaba? Dolu dolu yaşayabilecek miyiz?
Soru işaretlerinden fazlasını yazmak isterdim. Yapamadım. Onlardan kurtulmak için, önce benim zamanı değerli kılmayı öğrenmem gerekiyor..

22 Şubat, 2011

Seninki kaç santim? - Greenpeace

Seninki kaç santim? - Greenpeace: "2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek. Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı bitti. Gerı kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek."

17 Eylül, 2010

Bana sakinsin diyorlar, sakin olduğumu söyledikleri an yüzlerce düşünce üretiyorum oysa. İç sesimle savaş halindeyim. Sesli düşünürsem dünyanın en çenesi düşük kişisi olarak anılabilitem var. Ama bunu başaramam. Dil beyin kadar hızlı ve kapsamlı çalışmıyor. Sözcüklerin anlamsız olarak dahi dilimden dökülmesini geçtim bunu denemeye kalkmak büyük zaman kaybı olur. O sürede, farklı bir çok şey düşünebilir, dünyayı kurtarabilirim. Beni beynimle başbaşa bırakın. Sessiz sakin biri olarak tanınmak umrumda değil. Beynimi ve üretimlerini seviyorum..

Yollar Kapalı Hemşehrim!


Alelacele çıkıyorsunuz evden. Bir uçağınız var yetişmeniz gereken. Arabanıza atlayıp basıyorsunuz gaza. Fakat o da ne? Sizin kötü talihiniz mi bu trafik sıkışıklığı şimdi? Az daha sabredin, açılır birazdan yol, siz de gazı kökler ulaşırsınız uçağınıza...

Bazen düşündüğümüz gibi gitmiyor değil mi? İşte yaklaşmakta olan polisten tam da bunu öğreneceksiniz birazdan. "Yolu kapadık, geçemezsiniz. Ahmedinejad geldi. Kıçınızı yırtsanız o uçağa binemezsiniz. Kader utansın..."

Burada utanması gerekenin kader olduğundan şüphe ediyorum. Ne kadar da kolay suçu başkalarına atmak, nasıl da zevk alıyoruz bundan. Sapık mıyız neyiz?

Kaderin üstüne şamar oğlanı tanımıyorum zaten. Havaalanına ulaşmak imkansız; kader... Bir baba, hasta bebeğini hastaneye yetiştiremiyor; kader... Binlerce insan iş yerlerine gidemiyor; kader... Ah şu kader yok mu... Başımıza ne geliyorsa ondan zaten geliyor zaten, sallandıracaksın bunu Sultanahmet Meydanı'nda bak bakalım bir daha oluyor mu...

Bir günü daha rezil oldu insanlarımızın dün, bir günü daha çöpe gitti. Neden? İran'ın cumhurbaşkanı Baş'ımıza/Ayak'ımıza geldi (ben de bir türlü öğrenemedim şu ayak-baş meselesini, ayaklar mı baş olmuştu başlar mı ayak? ).

Ee... Ahmedinejad 'ayağımıza' kadar gelir de saygıda kusur eder miyiz? Asla! Halk mı? Boşver halkı canım sen de... Her gün gelmiyor ya bu adam, halk da idare ediversin bir günlük, alışkın zaten onlar eziyete. Koca İran Şah'ından bahsediyoruz. Sıradan bir ülke değil İran, modelimiz bizim, bir an önce ulaşsak onların seviyesine ne kadar iyi olur bizim için. Ne dersiniz, hoş olmaz mı?

Olmaz! İran'ın da, cumhurbaşkanının da, bu adamların bir taraflarını kaldıranların da...

Kendi halkına bu çileyi reva görenler kimin gözünü boyamaya çalışıyor? Yapmayın, günaha giriyorsunuz, makyaj yapmak doğru değil, abdest de bozar zaten...

Hoş siz o boyadan halkın gözüne de çoktan çaldınız. Elimizi sallasak yoldaşınıza çarpıyor, hani kadrolaşma yok ya... Daha bir yıl dolmadan elektriğe toplamda yaklaşık E zam geliyor, halkın sesi çıkmıyor. Ergenekon diye bir örgüt çıkıyor, ne hikmetse muhalifler içeri tıkılıyor. PKK militanları mecliste dolaşıyor, halk yine sesini çıkarmıyor.

Siz de haklısınız. Sömürmek için bizden iyisi olmaz. Vur ensesine, al ekmeğini, bundan kolayı mı var?

Endişe etmeyin yahu biraz söylendim diye. Bir anlık kızgınlıktı geldi geçti. 3 çocuk mu demiştiniz? Bu ülkeye daha fazla insan gerek. Onlar büyüyüp rektör olacak, bakan, başbakan olacak, nice cumhurbaşkanını korumak için polis olacak. En az 10 tane yapalım ki her türlü stratejik pozisyonda yardımcımız olur ilerde. Yoksa yetişmek mümkün mü komşularımıza?

Uçak mı? Boşversene uçağı şimdi, kim geldi biliyor musun sen? Yollar kapalı hemşehrim, bugün de uçağa binmeyiverin...



PS: Tee 2008'in Ağustos'unda yazmışım bunu aslında. Maksat gözüm doysun, blog kalabalık görünsün. Tatmin oldum mu? Oldum. Teşekkür eder yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim.

Benim de bir fikrim var!

Gazeteleri, şu an olduklarının yarı boyunda yapsalar ya… Otobüste şekilden şekile giriyor insan iki satır okuyacak diye… Yap Penguen, Uykusuz boyunda da rahat rahat okuyalım diy mi ama? Ya da ‘Otobüste Rahatlıkla Gazete Okumanın Yolları’ diye bişi varsa anlatsın bana biri. Önümdeki teyzenin kafasına değmesin, yanımdaki amcanın koluna çarpmayayım diye kılı kırk yarıyorum yahu…
Toplu taşıma araçlarında rahat rahat, sere serpe gazete okumak istiyoruz! Duyun sesimi(zi)!
PS: Aslında ‘yolculuk boyu gazete’ üretimi de olabilir bak… :/
PS2: Başlık biraz Umut Sarıkaya’dan araklama gibi olmuş, sonradan farkettim. Amaaaan ha öyle ha değil… “Benim de söyleyeceklerim var“ın yandan yemişi bi başlık işte tamam mı? Var mı itirazı olan?
PS3: Bişi daha farkettim. Yazdığım “PS, PS2, PS3“ler Sony Playstation oyun konsollarının kısaltılmış isimleri gibi görünüyormuş. Yazıyı okuyup da aklına ilk olarak Playstation gelen onlarca kişi bunu inkar da edebilir. Yemem! Alakası yoktur!
PS4: “PS” Latince “post scriptum“dan gelir(miş) ve “not, ek, dipnot” anlamında kullanılır(mış).

"Hoşgeldiniz" demek adettenmiş..

Seni gördüğüme sevindim yabancı. Hoşgeldin diyemem. Senin adına konuşmak istemiyorum. Belki hiç hoş gelmedin. Kırgın ya da kızgın olabilirsin. Yanlışlıkla dünyama girmiş olabilirsin. Aslına bakarsan umrumda bile değil. Yine de seni gördüğüme sevindim yabancı...

İlgini çekecek bir yanımı farketmiş olmalısın burada olduğuna göre. Ortak noktalarımız olduğunu düşündün belki de. Olabilir.. En fazla bu olabilir.. Özel biri değilim çünkü. Sorunlarım, zayıflıklarım, düşüncelerim, zevklerim, iki elim, bir beynim, şarkılarım var benim de. Peki nerede ayrılacağız biz?

Düşünmeyi sever misin sen? Bir şey merak ediyorum, sana da oluyor mu, aniden, çok şey düşündüğünü düşünürken yakaladığın oluyor mu kendini? Ya yakaladıktan sonra az önce düşündüklerini unutup, ne düşündüğünü düşünmeye çalışıp bir taraftan yeni düşüncelerin istilasını önlemeye çalışırken bir gün beyninin bir şeyler düşünürken infilak edeceğini düşünür müsün? Anlamadın mı? Anlamadığını anladım. Ve anlamadığını anladığımı anladın. Boş ver..

Madem buradasın sana kendimden bahsedeyim biraz.. Demeyeceğim elbet. Hazıra konmak olur bu senin için. Hazıra konan insanları sevmiyorum. Sahip olmak için çaba sarfedilmeyen her türlü bilgi, nesne, kişi değerini yitiriyor. Üstelik üç beş cümle ile insan tanımak nerede görülmüştür? Kaldı ki anlatmak, hele ki kendini.. İnsan tanımak ayrı bir sanat. Sen kendine güveniyor musun?